Kullanıcı Adı :   
Parola :   
Beni Hatırla Üye Ol
   
 
     
  
 
 
Yerel Siyaset
Hulusi ŞENTÜRK
Modern Kent Yönetimi
Erol KAYA
Hulusi ŞENTÜRK
Osman DANIŞ
Sami ŞİMŞEK
Belediyecilik Terimleri
Hulusi ŞENTÜRK
KENT ESNAF VE ZANAATKARLARININ SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Fatih YÜCEL
Isparta Toplantıları 6
Hulusi ŞENTÜRK
Isparta Toplantıları 7
Hulusi ŞENTÜRK
 
 
Yerel Siyaset - YEREL YÖNETİŞİM
YEREL YÖNETİŞİM    
Son elli yıldır sanayileşmede yaşanan hızlı gelişme ve tarımda yaşanan mekanizasyon sonrası özellikle kentlere göçün başlamasıyla, kentsel ölçekte yönetim sorunları yaşanmaya başlamış, mevcut yönetimler yetersiz kalmaya başlamışlardı. Yaşanan değişim hareketlerini takiben sistem üzerinde yeniden kapsamlı düşünme gereği oluşmuş, özellikle yerel düzeyde, yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi gerekli hale gelmiştir. Bu kapsamda merkezi yönetim yerine yerinden yönetime doğru bir genel uzlaşı ortaya çıkmıştır.



90’lardan beri iktidara gelen her hükümetin öngördüğü reformlar içerisinde her zaman “Mahalli İdareler Yasa” sı değişikliği olmuştur. Bu yasa tasarısı hayata geçirilememiş olmasına rağmen toplumsal dinamiklerin desteği sayesinde, belediyeler ile S.T.K.’ları arasında işbirliği veya ortaklık eğilimleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu gelişmeler yerel düzeyde yönetişim sürecinin başlamasına sebep olmuş, 90’lı yıllarda Ankara’da başlatılan “Dikmen Vadisi Projesi” ve İstanbul’da düzenlenen Habitat’96 sonrası oluşturulan “Yerel Gündem 21” girişimleri bu konuda Türkiye’de yaşanan başarılı yerel yönetişim süreçleri olmuştur.



1. YÖNETİŞİM KAVRAMI:

1.1. Kavramın Kısa Bir Tarihçesi:

Küreselleşme ile birlikte yönetimde coğrafi ölçeğin ortadan kalkması ve varolan yönetim pratiklerinin yetersiz kalması üzerine, ortaya çıkan yeni arayışların uygulamada etkili olmaya başlamasıyla, bu yeni gelişmeleri anlatmak için yönetişim kavramı ortaya çıkmıştır. Kavram, ilk defa 1989 yılında yayımlanan Dünya Bankası’nın bir raporunda ‘good governance’(iyi yönetişim) olarak yer almıştır. Raporda yönetişim üzerine açık bir tanım yapılmamış ancak, bir ülkenin kaynaklarının etkin bir şekilde kullanımı için hesap verebilirlik, saydamlık, sivil toplumun kamu politikalarına etkin katılımı, hukuk devleti, bağımsız yargı sistemi gibi iyi yönetişim ilklerinden bahsetmiştir. Bu terim daha sonra OECD ve Birleşmiş Milletler tarafından da kullanılarak, bu üç örgütün çeşitli toplantı ve yayınlarıyla açık bir formül haline getirilmiştir. 1989 Dünya Bankası, 1992 OECD, 1992’de gerçekleştirilen Rio Zirvesi, Habitat toplantıları ve son olarak 1997’de Birleşmiş Milletler, “governance” terimi çerçevesinde 21. yüzyılın katılımcı devlet modelini netleştirdiler. Bu formül Türkiye gündemine ise 2000 yılında TÜSİAD, OECD, DB ve AB ortaklığıyla yapılan “AB Yolunda İyi Yönetişim” adlı bir toplantıyla girmiştir. Formül, ilk olarak Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programında yer almıştır. Ardından da AKP 58. Hükümeti’nin Acil Eylem Planı’nda devlet reformunun adı olarak belirmiştir. (Çukurçayır ve Sipahi, 2004:44)

1.2. Kavramın Tanımı:

Yönetişim kavramı, kamu yönetiminde yaygın bir şekilde kullanılmasına karşın bu kavramın anlamı çok açık değildir. Kavramın geleneksel kullanımı ve sözlük anlamı “yönetim - idare” ile eşanlamlıdır. Ancak yönetişim mevcut kullanımıyla yönetim anlamında değil, yönetim kelimesinden daha kapsamlı olarak, bir dizi aktörler, süreçler ve merkezi yönetimin birincil olmaktan çıkıp diğer aktörlerle görece eşit olduğu bir durumu tanımlamaktadır. (Coşkun, 2003:40)



TODAIE’nin Kamu Yönetimi Sözlüğü, yönetişim kavramını etkileşim temeline dayalı ve katılımı öne çıkaran bir kavram olarak değerlendirmekte ve şu şekilde tanımlamaktadır: “Yönetişim, “Bir toplumsal politik sistemdeki ilgili bütün aktörlerin ortak çabalarıyla elde edilen sonuçların oluşturduğu yapı ya da düzen”dir.”



Bu bağlamda yönetişim, bir ülkedeki vatandaşların ve toplumsal grupların, kendilerini açık bir şekilde ifade etmelerini, yasal haklarını kullanmalarını, yükümlülüklerini yerine getirmelerini ve farklılıklarını ortaya koymayı sağlayan mekanizma, süreç ve kurumları kapsamaktadır.



Devletin toplumsal ve ekonomik alanda belirleyici rolünün azalması doğal olarak devlet ve sivil toplum arasındaki sorumlulukların yeniden tanımlanmasını ve paylaşılmasını gerektirmektedir. Bu anlamda yönetişim, sadece yönetim sistemindeki artan karmaşık duruma değil aynı zamanda devletle vatandaşlar, özel ve gönüllü kuruluşlar arasındaki sorumluluğun paylaşımındaki değişime de işaret eder. Bu da görevlerin ve sorumlulukların yalnızca kamu ya da özel sektör tarafından değil birlikte yapılması anlamına gelir. (Kooiman, 1993’ten aktaran Coşkun, 2003:48)



Yönetişim kavramı, kamu yönetimi, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarını içine alan karmaşık bir sistem ve bunların aralarındaki ilişkiler ağı ve karşılıklı etkileşimlerini ifade etmek için kullanılmaktadır. Burada merkezi yönetim ve yerel yönetim kuruluşlarından başka, sivil toplum örgütleri, özel girişimciler ve kar amacı gütmeyen kuruluşları kapsayan geniş bir aktörler yelpazesinin varlığı ve bunların yönetim sistemine dahil edilmesi söz konusudur. Yönetişim, toplumu yönlendirmek ve yönetmek konusunda sorumluluk dengesinin devletten sivil topluma doğru kaymakta olduğuna işaret etmektedir. Yani kamu yönetimini, devletin ve siyasal iktidarların faaliyetleri ile sınırlandırmamakta, bunlarla birlikte özel sektör ve sivil toplum örgütlerini de yönetimin vazgeçilmez aktörleri olarak kabul etmektedir. Sonuç olarak karşımızda çok aktörlü bir yönetim bulunmaktadır. (Eryılmaz, 2004:28-29)



Yönetişim yaklaşımı bu aktörlerin bir araya gelmesini sağlamakla birlikte, bu aktörlerin ortak amaçlar için pazarlık yapmasını da öngörür. Bu yaklaşımda, tarafların birbirlerinin değerlerini ve önceliklerini benimsemeseler bile anlamaları beklenmektedir. (Coşkun, 2003:51)



Yönetişim içerisinde klasik yönetim biçimlerinden farklı olarak yapı içerisindeki ilişkilerde, hiyerarşik ilişki yerine heterarşik ilişki öngörülmektedir. Heterarşi; karşılıklı ilişki ve bağımlılık halindeki aktivitelerin eşgüdümünü ve kendi kendine organize olma etkinliklerini ifade etmektedir.



Heterarşik yapı içinde; karşılıklı bağımlılık ilişkileri bulunan, işlevsel açıdan bağımsız olan sistemlerin, kurumların ve diğer birimlerin kendi kendini örgütleme çabaları söz konudur. Bu bağlamda heterarşi, kişiler arası, örgütler arası ve sistemler arası olmak üzere üç farklı düzeyde ortaya çıkan heterarşiyi ifade etmektedir. Sonuç olarak denilebilir ki, devlet, doğrudan doğruya yönetme pozisyonundaki egemen aktör niteliğine sahip olmaksızın, karşılıklı bağımlılık konumunda bulunan aktörler arası etkileşimlerin çoğalması yoluyla, gerek hükümet çerçevesinden, gerekse de toplumsal tabandan gelen örgütler arası ilişki ağlarının toplamı olmaya bağlamaktadır. (Çukurçayır ve Sipahi, 2004:46)



Yeni yönetim anlayışı ve bu bağlamda ortaya konan yaklaşımlar çerçevesinde önemli bir yere sahip bulunan yönetişim kavramı, devlet merkezli ve yapabilir kılma stratejisini esas almaktadır. Yeni kamu yönetimi yaklaşımının önemli bir yönünü oluşturan yönetişim, verimliliği azalan klasik yönetim yapılarının tek başlarına hareket etmeleri yerine, birlikte düzenleme, birlikte yönetim, birlikte üretim ve kamu-özel işbirliğini de içermektedir. (Ökmen, Baştan ve Yılmaz, 2004:23)



Tüm bu tanımların sonucu olarak, yönetişimi tek başına yeni bir model, yeni bir akım olarak değil, mevcut yönetim kavramının ifade ettiği anlam çerçevesinin bazı öğelerini öne çıkararak sorunlara yaklaşımda bazı farklılıklar ortaya koyma girişimi olarak ifade etmek mümkündür.



Yönetişim çabalarının başlıca özelliklerini; değişimi hızlandırıcı olma, piyasa tabanlılık, müşteri odaklı olma gibi niteliklerinin yanında, büyük bir ölçüde yerinden yönetimin de öne çıkması oluşturmaktadır. Yönetişim kavramına özellikle yerel yönetimlerin öne çıkarılması bağlamında bakılırsa, bu açıdan kamu yönetimine ve demokrasiye çok büyük katkıları olacağı değerlendirilebilir.

1.3. Yönetişimin Unsurları:

İyi yönetişimin birbirini tamamlayan sekiz temel unsurunu; katılımcılık, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, cevap verebilirlik, eşitlik, etkinlik, hesap verebilirlik ve stratejik vizyon şeklinde sıralamak mümkündür:



Şeffaflık: Devlette şeffaflığın sağlanması, özel sektörün ve bireylerin karar verme mekanizması için çok büyük önem taşımaktadır. Siyasi ve idari şeffaflık, kamuoyunu izlenen politikalar, koyulan kurallar hakkında bilgilendirecek, yönetimlerin bu politikalara uygun davranmaları için otomatik bir gözetim mekanizması oluşturacak, böylece idarelerin hesap verebilirliğini sağlayıp, yolsuzlukları azaltacaktır. Ayrıca katılımın artırılması yoluyla izlenen politikalara kamuoyu desteği sağlanacaktır. İyi yönetişimin kilit unsuru olan şeffaflık, politika hedefleri, formülasyonu ve uygulamada açıklığı gerektirmektedir. Şeffaflık, mali piyasaların sorunsuz işlemesini sağlarken, hükümetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından izlenen politikalarda yapılan hataların tespitini ve düzeltilmesini de kolaylaştıracaktır. İyi yönetişimin unsurlarını birbirinden bağımsız düşünmek olası değildir, çünkü tüm unsurlar birbiriyle ilişkilidir. Nitekim şeffaflık katılımla yakından ilişkilidir. Şeffaflık, kamuoyunun sivil toplum örgütlerinin de yardımıyla her düzeydeki yönetim süreciyle ilgili bilgilenmeyi sağlar. Şeffaflık yoluyla yasalara uygunluk denetiminin sağlanması, hukukun üstünlüğünün korunmasını güvence altına alacaktır. Şeffaflığın beraberinde getireceği kamuoyu gözetimi sayesinde kaynakların etkin ve verimli kullanımı sağlanacaktır.

Hesap Verebilirlik: Hesap verebilirlik, modern yönetimin teori ve uygulamasında anahtar bir kavramdır. Bu kavram, yöneticilere belirli birtakım görevlerini yerine getirmelerini ve bunlarla ilgili kural ve standartlara uymaları konusunda birtakım sorumluluklar yüklemek anlamına gelmektedir. Hesap verebilirliğin diğer bir anlamı da, iktidardaki kimselerin tüm vatandaşlara hizmet etme ve beklentilerine cevap verebilme gerekliliğidir. Kamu yönetimlerinin eylemleri ve kararlarında açıkça tanımlanmış ve üzerinde uzlaşılmış hedeflerle tutarlı olduğunu gösterme arzusu ve bu yönde davranmasıdır. Devlet, sivil toplum ve piyasalar arasında sağlıklı bir güçler dengesi mevcut olduğunda hesap verebilirlik daha da güçlenmektedir. Yalnızca kamu kurumları değil, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları da kamuoyuna ve de kurumsal paydaşlarına karşı hesap verebilir olmalıdır. Bir kurum ya da kuruluşun aldığı kararlardan ve üstlendiği faaliyetlerden etkilenebilecek olanlara karşı hesap verebilir olması gerekir.

Katılım: Devletle vatandaş arasındaki ilişki, politika oluşturma ve uygulama sürecinin her aşamasında farklı etkileşimlerin bulunduğu geniş bir yelpazeden oluşmaktadır. Bu yelpazede; tek taraflı bir ilişkiyi anlatan bilgi aktarma, vatandaşın görüş ve bilgisini sunduğu iki taraflı bir ilişkiyi anlatan danışma ve vatandaşın aktif olarak politika oluşturma sürecine katılımını öngören bir ortaklık ilişkisi anlamına gelen aktif katılım yer almaktadır. Yönetişimle hedeflenen de bu aktif katılım sürecidir. Kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması sürecinde farklı öncelikler bulunmakla birlikte asıl hedef, devleti vatandaşa daha yakın hale getirerek uygulanan politikaların meşruiyetini sağlamaktır. Bu da bireylerin, sivil toplum örgütlerinin ve özel sektörün katılımı yoluyla sağlanabilir. Erişilebilir bilgi, daha fazla şeffaflık, daha geniş katılım ve daha etkin karar vermeyi sağlamaktadır. Daha geniş katılım, etkin karar verme için gerekli bilgi değişimini temin edeceği gibi, bu kararların meşruiyetini de sağlamaktadır. Meşruiyet ise, etkin uygulama ve daha fazla katılımın teşvik edilmesi anlamına gelmektedir. Yönetişimde, hizmet alanların işlerin oluşum sürecine katılmalarının gerekliliği üzerinde durulurken, kurum içi katılıma da büyük önem verilmektedir. Bu durumda kurum çalışanlarının da “iç müşteri” olarak algılanması ve onların taleplerine de yer verilmesi söz konusudur. Kurum içinde aşağıdan yukarıya işleyen ve teşvik edilen katılım sürecinde, her çalışanın işlerin yürütülmesi konusunda düşüncelerini açıklayabilmesi ve iletebilmesi, yeniliklere istekli ve hazırlıklı olunması, mekanizmanın iyi ve kaliteli iş üretme odaklı işlemesi gibi özellikler önemlidir. Bunun yanında performansların somut verilerle değerlendirilmesi, olanakların maddi manevi tatmin konusunda yeterince kullanılması gibi öncelikler de yönetişimin gereklerindendir.

Cevap Verebilirlik: Bu ilke, vatandaşların hükümette ya da kamu yönetiminde yer alanlar tarafından dinlenerek cevaplandırılacaklarını bilmeleri anlamına gelir. Duyarlı politikacı ya da bürokrat ise, cevap vermeye hazır, sempatik, duyarlı ve aynı zamanda vatandaşın ihtiyaç ve isteklerini anlayabilen ve öngörebilen bir yapıda olmalıdır. Bunun temelini ise bilgi unsuru oluşturmaktadır. Kamu hizmetlerinden yararlananların sağlayacağı bilgi ve görüşler, politikalarda önemli göstergelerden biri olarak mutlaka dikkate alınmak zorundadır. Bu çerçevede bilgi, ihtiyaçların tespiti ve anlaşılması, hizmetlerin sunumu ve geliştirilmesi ve hizmetten yararlananların memnuniyetlerinin değerlendirilmesine yardımcı olmaktadır. Tüm bu faaliyetlerden elde edilen bilgi birikimi sonucunda, kamu kurum ve kuruluşlarının performansları hakkında bir değerlendirme yapabilmek de mümkün kılınmıştır. Bu bağlamda, kalitenin sürekliliği, bir yönetim felsefesi haline gelmesi ve sürecin sağlıklı işlemesi için farklı bilgi kaynaklarına gereksinim duyulacaktır. Bu bilgi kaynakları şunlar olabilir:

Yurttaş: Anketler, ilanlar, dilekçeler, öneriler, bireysel görüşmeler ve hedef gruplar.

Personel: Personelin değerlendirmeleri ve önerileri, personel anketleri, kalite atölyeleri.

Uzmanlar: Gözlem, belge denetimi, hedef kitlenin düşüncelerinin değerlendirilmesi.

Yönetimin toplumsal değişime hızla yanıt verecek kapasite ve esnekliğe sahip olması, genel kamu yararını tanımlarken sivil toplumun beklentilerini de dikkate alması, yönetimin rolünü eleştirel bir sorguya tabi tutmaya istekli olması bu noktada cevap verebilirliği anlatır. Cevap veren yönetim ya da hükümet yaklaşımının temelinde yatan görüş “vatandaş önce gelir” sloganı ile özetlenmektedir. Slogan, vatandaş olarak hareket edenlerin topluma yönelik kaygılarını sergilemesi ve kısa dönem çıkarların ötesine geçerek diğer bireylere ilişkin hususlarda sorumluluk üstlenmeyi arzulamaları fikrinden doğmuştur.

Hukukun Üstünlüğü: Bu ilke, kurumların adil biçimde oluşturulan yasal çerçeveler içinde hareket etmeleri ve kişilerin kendi davranışlarına kanunun tatbik edilebileceğini kabul etmeleri anlamına gelmektedir. Tutarlı ve çağdaş yasalara, etkin ve verimli çalışan mahkemelere ve kanunları adil ve şeffaf bir şekilde yorumlayan ve uygulayan düzenleyici kurumlara sahip bağımsız bir yargı sistemi hukukun üstünlüğünü sağlamanın bir anahtarıdır. Bu bağlamda etkin bir yönetişim çerçevesinde yasalar;

• kapsam ve uygulama açısından genel olmalı,

• yasal bir otorite tarafından yapılmış, kesin, açık, erişilebilirliği tutarlı ve uyulabilir olmalı,

• şeffaf süreçler yoluyla uygulanmalı,

• ilkeli bir muhakeme sistemine ve örgütlenmiş bir başvuru mekanizmasına sahip olmalı

• siyasi iradeden bağımsız bir yargı mercii tarafından yorumlanmalı ve izlenmelidir.

Etkinlik: Bilindiği gibi etkinlik, sonuca ulaşmada gösterilen başarı olarak ifade edilmekte olup; uzun dönem vizyonu koruma, kaynakların etkin kullanımı, teknik donanım, insanların birtakım kaygılarına karşı duyarlı olma, bu kaygıların dile getirilebildiği ve çözüm arandığı bir ortam yaratma gibi kriterlerle ölçülmektedir. Etkin bir yönetişimle ilgili yapılan çalışmalarda, etkinliği sağlayacak noktaların üç eksende olduğu sonucuna varılmıştır. Bunlar, vatandaşın toplumun sorunlarına çözüm getirme sürecine, performans veya çıktı ölçümüne ve devletin yapısal reformlarına aktif katılımıdır. Bu bağlamda kamu hizmetinin pasif tüketicilerini aktif bir tüketiciye ve sorumlu vatandaşa dönüştürmeye yönelik çaba gösterilmesi gerekir. Burada vatandaşın katılımı sadece bireylerin değil, sivil toplumun ve aynı zamanda özel sektörün de katılımını içermektedir.

Eşitlik: Eşitlik kavramı, günlük hayattaki, sosyal ve hukuki ilişkilerdeki içeriği itibariyle en geniş anlamda benzer olayların, benzer şekilde tarafsız ve adil muamele görmesi olarak tanımlanabilir. Bu tanımdan hareketle yönetişimin, herkese eşit olanaklar sunan, aynı zamanda aynı derecede hak ve sorumluluklar yükleyen ve bir ortak hedef etrafında herkesi birleştiren bir yönü olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Devletin özel sektörden farklı olarak, sosyal adaleti sağlama kaygısı vardır. Bu yüzden hizmet sunulan yurttaşlara eşit düzeyde, standartlaşmış ve beklentileri karşılayan bir kalitede hizmet sunmak son derece önemlidir. Dolayısıyla, kamu hizmetlerinde kalite sorunu ile ilgilenirken ekonomik, sosyal, siyasal ve yapısal çözümlemeler yapmak hedeflere daha kolay ulaşmayı sağlayacaktır. Kamu hizmeti sunumunda bu çerçevede bir kalite düzeyinin yakalanması sosyal sorunların çözümüne de katkı yapacaktır. Özellikle son yıllarda alevlenen küresel kalkınma üzerine yapılan tartışmalarda yönetişimin; yoksula öncelik veren, kadınların konumunu geliştiren, çevrenin yaşamasını sağlayan, istihdam ve diğer geçim yolları için gereken olanakları yaratan bir kalkınma anlayışını ortaya çıkardığı ifade edilebilir.

Stratejik Vizyon: Stratejik vizyon kavramı, liderlerde ve halkta iyi yönetişim ve insani gelişim konusunda tarihi, kültürel ve sosyal tabana dayanan uzun dönemli, geniş açılı bir anlayışın olmasını anlatır. İyi yönetişimin temel taşlarından birini oluşturan stratejik planlama, hesap verebilirlik, şeffaflık, cevap verebilirlik, etkililik, eşitlik, hukukun üstünlüğü gibi temel unsurların yanında, uzun dönemli misyon ve vizyona dayalı bir stratejik planlamanın üzerine inşa edilmelidir.



Tüm bu açıklamalardan sonra;

• “etkin bir kamu hizmeti,

• bağımsız yargı ve modern hukuk düzeni,

• kamu fonlarının kullanımı üzerinde etkin bir denetim ve hesap sorma düzeni,

• yasama organına karşı sorumlu bağımsız denetçi,

• hukuk devletine ve insan haklarına saygılı kamu yönetimi,

• özgür basın ve çoğulcu kurumsal yapı” gibi öğelerin etkin bir yönetişimin temelini oluşturduğu sonucuna varmak mümkündür.



2. YEREL YÖNETİŞİM



Küreselleşme ile beraber oluşan belirsizlik ve oluşan karşılıklı bağımlılık gerek kamu gerekse özel sektörün faaliyetlerini gözden geçirerek yeni bir yapılanmaya gitmelerini zorunlu kılmıştır. Dünya üzerinde sonuçtan ziyade sürece ağırlık veren oluşumların başarıyı engellediği görülmüş, buna ek olarak yaşanan ekonomik ve toplumsal gelişmeler de bu sektörlere yeni hizmet alanları ve işlevler eklemiştir. Günlük yaşamın içinde etkilerini gördüğümüz teknolojik değişimler ve iletişimde yaşanan gelişmeler, bir yandan hayatı kolaylaştırıp, bu sektördekilerin işlerini kolaylaştırmıştır. Bir yandan da bu hizmetlerin alıcısı konumundakilerin, hizmeti ortaya koyanlardan (kamu sektöründe vatandaş ile merkezi ve yerel yönetimler) “bu süreç içerisinde aktif olarak bulunmayı ve daha fazla söz sahibi olmayı istemeleri” gibi taleplerine sebep olmuştur. Bütün bu yeni gelişmeler, özel sektörde olduğu kadar kamu yönetimi içerisinde de, devlet ve toplum arasında enteraktif bir ilişkiyi gerektirmiştir.



Özellikle 1990’lı yıllarla birlikte küreselleşme olgusu dünya gündeminde yer edinmiştir. II. Dünya Savaşı batıda ortaya çıkan “refah devleti ve sosyal devlet” anlayışlarının, 1968 sonrası oluşan ekonomik durgunluk ve karışıklar sonrası bu anlayışların yavaş yavaş yıpranmasıyla alternatif politikalar aranmaya başlanmış ve devlet yönetiminde refah devleti anlayışı terk edilmeye başlanmıştır. 1970’li yıllarla birlikte iflas eden politikalar sonrasında devletin yer aldığı alanların daraltılması anlamında, minimalist devlet politikaları üretilmeye başlanmıştır.



1980’lerin başında İngiltere’de Thatcher A.B.D.’de Reagan ve Türkiye’de de Özal’la birlikte liberal hareket önderliğinde yeni kamu politikaları oluşturulmuştur. Kamu yönetiminde işletmeci bir anlayış ile birlikte kar getirmeyen kuruluşlar özelleştirilmeye başlanmış, sosyal devlet anlayışı sonucu ortaya çıkan harcamalar kısılmıştır. Sosyal devlet anlayışı ile birlikte aşırı büyüyen devlet küçültülmeye başlanmıştır. Yönetim alanında ise devletin veya merkezi yönetimin asıl işleri ile daha yakından ilgilenmesi maksadıyla çeşitli yetki devirlerine gidilmiştir. Bu konuda özellikle yerel yönetimlerin önemini arttıran “yerelleştirme” (merkezi yönetimin üstlendiği bir kısım görev ve fonksiyonları yerel yönetimlere devretmesi) çalışmaları başlatılmıştır.



Yerel yönetime yetki devirleri sonucunda etki alanı genişleyen yerel yönetimlerin, hâlihazırdaki yönetim şekli ile icra ettiği hizmetlerde kaliteli, etkin ve daha verimli olabilmesi imkansız hale gelmiştir. Ve bunun sonucunda yerel ölçekte iki yeni boyut ortaya çıkmıştır. İlk olarak yerel yönetimler; tüketimden üretim ve birikime öncelik veren yönetim anlayışına geçmektedir. İkinci olarak da devletin çekildiği alanlara devlet dışı bir takım mekanizmalar girmekte ve bunun sonucunda yerel yönetimler sadece hizmet gerekliliğini saptama yetkisi ve sorumluluğunu üstlenirken, bunların yerine getirilmesi doğrudan yerel yönetimler yerine özel sektör girişimciliğine terk edilmesi sağlanacaktır. (Ökmen, Baştan ve Yılmaz, 2004:48)



Yeni kamu yönetimi anlayışına hâkim olan işletmeci anlayış sonucu vatandaş kavramından müşteri anlayışına geçilmesine koşut olarak, yerine getirilen kamu hizmetlerinde de rekabet ön plana çıkarılmıştır. Kamu kuruluşlarını, kamu hizmetlerini yerine getirirken müşteri konumunda bulunan vatandaşların taleplerini dikkate almaya başlaması sonucu, kamu hizmetinin tanımı da değişmeye başlamıştır. Yerel yönetimler, tüm bu değişimler sonucunda yeniden düzenlenme sürecine girmiştir. Tüm bu değişimler, yaklaşımlar ve yeniden düzenlenme süreçleri yerel yönetişim süreci olarak da adlandırılabilir. Bu süreç sonucunda üç sektörlü bir model ortaya çıkmıştır. Bu yeni modelin üyeleri yerel devlet, yerel ya da yerel düzeyde etkinlik gösteren sermaye ve sivil toplum kuruluşlarıdır. Yerel yönetişim sürecinden kastedilen de, birçok aktörün rol aldığı ve birbirilerinin arasında hiyerarşi yerine karşılıklı etkileşimin belirlediği bir “yönetim süreci”dir. Devletin bu süreç içerisindeki işlevi ise büyük ölçüde düzenleyicilik ve çoklu aktörlerin birbirlerini bastırmadan iletişimde olabilmelerinin şartlarını hazırlamaktır. (Ökmen, Baştan ve Yılmaz, 2004:49)



3. YEREL YÖNETİŞİME ÖRNEK BİR PROJE



İncelemenin bu kısmında 90’larda ortaya çıkmış bir katılım mekanizmasından ve bir yandan da yerel yönetişime örnek olabilecek bir projeden bahsedeceğiz.

3.1. Dikmen Vadisi Projesi:

Dikmen Vadisi Kentsel Yenileme Projesi 1990’larda Ankara’da uygulamaya konulmuş bir projedir. Bu projede amaç iki bin kadar konutu kapsayan büyük bir gecekondu semtini temizlemek ve kenti yenilemekti. O dönem Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olan Murat Karayalçın bu projeyi üstlendi ve başlattı. Proje dâhilinde plancılar, teknokratları, belediye görevlilerini, ilçe belediye başkanlarını, mahalle muhtarlarını ve bu amaçla kurulmuş yapı kooperatiflerinin temsilcilerinden oluşan bir “ortak karar komitesi” kuruldu. Bu komite düzenli olarak toplanıp, zabıt tutuyor ve bunlar karar defterine işliyorlardı. Bu komite aynı zamanda her “paydaş”ın gerekli bulduğu zaman katıldığı bir forum gibi de işliyordu. Proje içindeki paydaşlar, proje bölgesindeki gecekondularda yaşayan vatandaşlar ve daha sonra “çağdaş” evleri yapıldığında konutlarının yıkılmasına onay vermesi beklenen on bin civarındaki kişi idi. Paydaşlar ve Büyükşehir Belediye Başkanı bu komite toplantıları sırasında karşı karşıya gelme fırsatı buluyor ve tartışmalar yaşanıyordu. Bu süreç içerisinde paydaşlar komite toplantılarının gündemini oluşturdular, tartışma yaptılar, bilgi istediler, politikalar önerdiler. Hem çevre düzenlemelerinde hem de evler için yapılan planlara katkıda bulundular, gerginliğin tırmandığı anlarda projeden vazgeçmekle tehdit ettiler. (Göymen, 1999:80)



Dikmen Vadisi Projesi başarı ile sonuçlanmıştır. Projede öngörüldüğü gibi yörenin gecekondudan oluşan çağ dışı görüntüsü temizlenmiş ve yerini yeşil kuşaklarla çevrelenmiş çağdaş konutlara bırakmıştır. Yörenin hizmet standartları iyileştirilmiş ve bu tamamıyla halkın katılımının da sağlandığı ve çeşitli tarafların beraber yürüttüğü işbirliği sayesinde olmuştur.



Sonuçta yerel yönetişimde amaçlanan, yerel yönetimlerin her şeyi kendilerinin yapmaları değil, toplumdaki diğer aktörleri bir ortaklık anlayışı içinde yapabilir kılmalarıdır. Bu şekilde ortaya çıkan aktif ortaklık sayesinde tek tek kentlilerin ve biçimsel/biçimsel olmayan kuruluşların kente bağlılıkları sağlanabilmekte, kentsel kaynakların hakça dağıtımı öngörülüp, kentler yaşanabilir kılınabilmektedir. (Göymen, 2000:10) Bu proje sonucunda da hedeflenen başarılmış, yaşanabilir bir kent ortamı ortaya çıkarılmıştır.



SONUÇ:

Küreselleşme ve yeni kamu yönetimi anlayışının getirdiği sonuçlardan biri olan yönetişim, günümüzde hala tartışılan bir olgudur. Özellikle neo-liberal ve sağcı politikalar sonucu ortaya çıkan bir gelişme olması açısından da bir önyargı mevcuttur. Ama bir düşünceyi, sadece sağ veya sol düşünce akımlarından ortaya çıkmasından ötürü bütünüyle yanlış olduğunu veya doğru olduğunu öne sürmek de çok doğru değildir.



Yönetişim kavramı ile ilgili birçok eleştiri olmakla birlikte bunlardan en yaygın olanı, “gelişmekte olan ülkelere önerilen neo-liberal reçetelerin başarısızlığını örtmek olduğu; kavramın kaynaklandığı Dünya Bankasının temel amacının, Üçüncü Dünya ülkelerinin aldıkları borçları geri ödeyebilmelerine olanak sağlayan iyileştirmeler yapmakla sınırlı olduğu”dur. (Göymen, 2000:8) Buna ek olarak Hirst ve Kooiman gibi yazarlar da yönetişimin Batı toplumlarında geçerli olabileceğini söylemişlerdir.



Bütün bunları bir yana bırakırsak, demokratikleşmenin olabilmesi maksadıyla yönetişim kapsamında uygulanan süreçlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Sivil toplumun geliştirilmesi ve S.T.K.’ları vasıtasıyla yönetime katılımın arttırılması ve böylece toplum içerisinde yeni bir işbölümüne gidilmesi devletin demokratikleştirilmesi açısından gerek şartlardır. Yönetişim yaklaşımına da bu açıdan bakılıp, ülke şartlarına uygun bir çerçeve çizilmesi ile her iki tarafa da fayda sağlayacak bir zemin elde edilecektir.









KAYNAKÇA:

COŞKUN, Selim (2003) “Kamu Yönetiminde Yönetişim Yaklaşımı” içinde Asım Balcı; Ahmet Nohutçu; Bayram Coşkun ve N.Kemal Öztürk (Eds.), Kamu Yönetiminde Çağdaş Yaklaşımlar, Seçkin Yayınevi, Ankara, 39-56.

ERYILMAZ, Bilal (2004) Kamu Yönetimi, İstanbul

GÖYMEN, Korel (1999) “Türk Yerel Yönetiminde Katılımcılığın Evrimi: Merkeziyetçi Bir Devlette Yönetişim Dinamikleri”, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 32, Sayı 4, TODAIE Yayınları, 67-84.

GÖYMEN, Korel (2000) “Türkiye’de Yerel Yönetimler ve Yönetişim”, Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt 9, Sayı 2, TODAIE Yayınları, 3-13.

KURUÇAYIR, Akif & SİPAHİ Esra (2004) “Yönetişim Yaklaşımı ve Kamu Yönetiminde Kalite”, Sayıştay Dergisi, Sayı:50–51, 35-66

ÖKMEN, Mustafa; BAŞTAN Serhat & YILMAZ Abdullah (2004) “Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar ve Bir Yönetişim Faktörü Olarak Yerel Yönetimler” içinde Mustafa Ökmen ve Abdullah Yılmaz (Eds.), Kamu Yönetimi: Kuramdan Uygulamaya, Gazi Kitabevi, Ankara, 24-80.

TODAIE, Kamu Yönetimi Sözlüğü, TODAIE Yayınları, Ankara, 1998



Muharrem ES    
22. Sayıdan    

  Yazarın Diğer Yazıları
  • YEREL YÖNETİMLERDE PLANLAMA
  • BİLGİ TOPLUMUNUN YENİ YÜZÜ BİLGİ KENTLERİ
  • ÇARPIK KENTLEŞME VE GEBZE
  • Kent Yönetimi, Kentlileşme ve Göç:
    Sorunlar ve Çözüm Önerileri II
  • KENT YÖNETİMİ, KENTLİLEŞME VE GÖÇ:
    SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
  • AHİLİK VE YEREL YÖNETİMLER
  • OSMANLI DEVLETİ’NDE MAHALLİ İDARELER
  • KONUT MEMNUNİYETİ
  • KENTSEL YOKSULLUĞUN AZALTILMASINDA SOSYAL BELEDİYECİLİĞİN ROLÜ
  • KENTSEL BİLİNCİN OLUŞTURULMASINDA HALKIN DUYARLILIĞININ ÖNEMİ
  • Yerel Yönetimlerde Değişim ve Türkiye
  • YEREL KALKINMADA BELEDİYELERİN YEREL MİSYONU


      Haberler
     
     

    Bu yıl ülkemizde yaz mevsimi alışıldık mevsimler şartların ötesinde, bol yağmurlu olarak geçiyor

     
    YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ ve BELEDİYELER
    Ahmet Hamdi AYDIN
    E-BELEDİYECİLİK YA DA DİJİTAL KENTLER
    M. Akif ÇUKURÇAYIR
    KENTSEL KALKINMA ve SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
    Erol KAYA
    BDP’li BELEDİYELER NE YAPMAK İSTİYOR?
    Hulusi ŞENTÜRK
    Son Sayıdan Tüm Yazılar
    En Çok Okunanlar